İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çok sayıda kişiyle ilgili başlatılan yargı süreci, Türkiye kamuoyunda iktidarın ve iktidar çevrelerinin iddia ettiği gibi bir “hukuki yolsuzluk” operasyonu gibi algılanmadı. Bu nedenle de enerjisi yüksek tepki eylemleri ile karşılandı. Zira parti fark etmeksizin birçok belediyeye operasyon yapmak yerine sadece CHP’li belediyelere ve başkanlık seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı aday olacağı neredeyse kesin olan İmamoğlu’na yönelik girişimler oldu.

Şu durumda iktidara muhalif olan kesimler, demokrasiye sahip çıkmak, kendi iradeleri olan İmamoğlu’na sahip çıkmak, İmamoğlu’nu desteklemeseler ya da CHP’li olmasalar dahi ülkedeki yönetim politikalarından memnun olmadıkları için eylemlere katıldı. Ancak bu eylemlerde bazı eylemciler şiddete uğrayıp gözaltına alındığı için ve başka sebeplerle de eylemler sonlandırıldı ve CHP mitingleri halinde devam ettirilmek istendi. Aynı zamanda Halk TV, Sözcü TV gibi kanallar, eylemleri canlı olarak yayınladıkları için cezalarla karşı karşıya kaldılar. Dolayısıyla iktidar, muhalefete hareket edecek pek bir alan bırakmadı. Bu nedenle de muhalifler, boykot kararı aldı. Biraz bu kararı almaya itildiler zira muhalefetin her hamlesinin önü kesiliyordu. Ki demokrasinin tek şartının sadece sandık değil hareket imkanı olan bir muhalefet olduğu da bir gerçekken, muhalefet kendisine hareket alanı bulamayınca hareket alanı icat etti.

Boykot, bireysel bir tercihtir, bir haktır. Dolayısıyla boykota katılmayabilirsiniz ancak boykotu kriminalize etmek de pek sağlıklı değil; hem başka alan kalmadığı için hem de bu bir hak olduğu için.

Buraya kadar sorun yok.

Sorun şurada başlıyor; eylemlere katılma mecburiyeti…

Eylemler başladığından bu yana muhalifler; fenomen, şarkıcı, oyuncu vs ünlü kesimlerden destek açıklaması beklediklerini belirttiler. Destek açıklamayanların ise (mecazen) gırtlağına yapışırcasına destek açıklaması yapmaya zorladılar. Oysa muhalefetin söylemi neydi, sadece birimiz için değil hepimiz için… Yani ülkedeki herkesi kapsayacak demokratik bir yönetim talebi ve vaadi. Ancak bu talep için zorlamaya dayalı bu yöntem doğru bir yöntem mi, bundan pek emin değilim. Roland Barthes'in ifade ettiği gibi “Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyeti” ise bu yöntem pek de doğru bir yöntem olmamalı. Zira ne talebe cevap veriyor ne de vaadin gerçekleşeceğine dair umut…

Sorun burada başlıyor dedik ya…

Türkiye’nin sorunlarının bazıları yukarıda da ifade edildiği gibi iktidarın muhalefete yönelik baskılarından kaynaklanıyor. Şu durumda muhalefetin bu ve benzeri baskıların karşısında ve özgürlükten yana olması gerekiyor. Ancak kişileri ve hatta kitleleri kendisi gibi düşünmeye ve konuşmaya zorlayarak bunu başarması pek mümkün değil.

Muhalefet, iktidara destek veren kesimlerden oy almadan iktidara gelemez. Dolayısıyla iktidara gelebilmesi için sadece kendi seçmenine değil tüm ülke vatandaşlarına yönelik kapsayıcı bir dil kullanması gerekiyor. Ancak bu dil, seçim kazanmak için kullanılan geçici bir tatlı dil değil içselleştirilmiş bir demokrasi kültürüyle mümkün ama bunun için bir imkan var mı orası şüpheli. Ve bu şüphe de sadece bende değil iktidardan memnun olmadığı için muhalefete yönelen seçmende de mevcut ve muhalefet bu şüpheleri gidermedikçe ya iktidara gelemeyecek ya da gelse de maalesef iktidardan çok farkı olmayan bir yönetime dönüşecek.

Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, daha önce iktidarı desteklemiş ancak 2016’dan itibaren iktidarı desteklemeyen, doğrudan CHP saflarında da olmayan tanınan bir gazeteci arkadaşımla (klasik yandaş değil, entelektüel olarak kabul edilebilecek bir kişi ve kesinlikle adı da bende saklı) ülkeye dair konuşup dertleşirken neden bu kadar net biçimde Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklediğini sorduğumda, iktidarın politikalarını yanlış bulduğu için böyle bir tavır aldığını söylemiş ve eklemişti “ayrıca canımı kurtarmak için”. Öyle radikal bir iktidar destekçisi olmadığı halde, vaktiyle çözüm sürecini desteklediği, Gezi’ye destek vermediği ve sık sık “yargılanacaksın” ithamlarına muhatap olduğu için, hukuki güvenliği olmadığını düşünüyor ve olası bir iktidar değişiminde rövanşizmin tadına bakmak zorunda kalacağı için korkuyordu. Yani muhalefetten kaynaklanacak olası bir baskı ve hesap sormadan nasipleneceği için tedirgindi, üstelik herhangi bir suç da işlememişti. Biraz hesabi durabilir ancak aynı zamanda buz gibi bir gerçek…

Yazarın yazının önüne geçmesi pek hoş değil ancak burada kendimi değil mevzuyu izah edeceğimi not düşmek isterim. Uzun süredir iktidarı eleştiren, aynı zamanda tarafsız da biri olarak muhalif kesimlerden bana yönelen iftiralar, hakaretler ve tehditler karşısında yerimde başka biri olsa iktidarın kalıcı olduğunu düşünürse koşa koşa iktidara, gidici olduğunu düşünürse koşa koşa muhalefete yönelir ancak ısrarla tarafsız olmaktan yana olmayı tercih ettim. Buna mukabil, iktidarı eleştirdiğim paylaşımları dahi haber yaparken muhalif mecraların “yandaş, yalancı, AKP’li” diyerek saldırdığına şahit oldum. Benimle ilgili muhalif tavrımı haber yapan Halk TV, Cumhuriyet gazetesi, Murat Ağırel ve daha birçok kişi ve kurum tarafından bir kez bile “Kabataş’ı gördüm” demediğim halde “Kabataş yalancısı”, iftirasına ve binlerce cinsiyetçi küfre maruz kalıp “Diliniz Kaba Vicdanınız Taş” yazısı yazdığım için 10 yıl boyunca muhalif kesimlerin nefretini gördüm. Ve hala herhangi bir hesapla herhangi bir tarafa meyletmedim. Ama sonuçta maalesef ülkede iktidar değişimiyle birlikte iyi yönde herhangi bir gelişme olacağına dair inancımı da kaybettim. Ve bunu sadece ben yaşamadım, kitleler de yaşadı, yaşıyor. Şu durumda muhalefet bir umut veriyor mu, halen emin değilim…

AK Parti iktidarını savunmayan, son yıllardaki politikalarını yanlış bulan, bunu da belirten… aynı zamanda karşımızda 22 yıllık iktidar dururken, henüz iktidar tecrübesi olmayan muhalefeti eleştirmeyi haksızlık olarak gören biri olarak, AK Parti öncesindeki Türkiye’nin AK Partili Türkiye’den daha iyi olduğuna, Türkiye demokrasisinin tek parti döneminden sonra ilk kez bu kadar kötü olduğuna, 28 Şubat’ın olmadığına ya da haklı olduğuna dair görüşleri görünce yukarıda yaşadığım muhalefete umut bağlama meselesinden bir kez daha hızla uzaklaşıyorum ve sadece ben değil, kitleler de uzaklaşıyor. Zira bu ülkede, muhalif kesim işine gelmediği için pek dillendirmiyor ancak, darbe oldu, Refah Partisi kapatıldı, Erbakan ve bazı siyasetçilere hapis cezası, siyasi yasak getirildi. Bunlar, iktidarın bugünkü hatalarını elbette haklı çıkarmıyor ancak aynı zamanda muhalefetin bunları yok sayması da topluma muhalefetin demokrasi talebi içinde olduğuna dair inanç vermiyor.

Bitti mi, hayır!

Sadece sen, ben, şarkıcı, türkücüler mi…

Kürtler de eyleme katılmaya zorlanmadı mı? Muhalif kesimler bir yandan Kürtler neden eylemlere katılmıyor diye Kürtleri eleştirirken diğer yandan “Kürtler gelmesin!” demedi mi? Kendisine sansür uygulanan ve bundan rahatsız olan Sözcü televizyonu, İmralı’nın PKK’ya “silah bırakın” dediği açıklamanın Kürtçe kısmına sansür uygulamadı mı? Kürt çocuklarının polisten şeker alması hor görülmedi mi?

Gelin şimdi samimiyetle aynı ülkenin vatandaşları olarak samimiyetle konuşalım; iktidar çok gerçekten çok konuda haksız, haksızlığa uğrayan da CHP ve farklı muhalif kesimler, yarış da bu kesim arasında geçiyor ama… Ama Türkiye iktidar ve muhalefetten ibaret değil. İktidarın saflarında olmayan muhafazakarlar, dindarlar var, Kürtler var, muhalefete dahil olmayanlar var, liberaller var, tarafsızlar var… Ancak ne iktidar kendisinden olmayana alan açıyor ne de muhalefet kendisinden olmayana dair alan açacağına dair bir inanç oluşturuyor. İki keskin kesim de ülkeyi bir şekilde taraf olmaya zorluyor, bu kadar zorlamadan da ne kadar zorlarsanız zorlayın demokrasi çıkmıyor.

Başlık mı, ne alaka mı?

Kürt meselesinden çokça bahseden biri olduğum için Kürt olmadığım halde sık sık Kürt sanılır ve Kürtlere hakaret etmeyi normal görenlerin hakaretlerine muhatap olurum. Oysa dediğim gibi Kürt değilim. Ancak kendimi bir süredir Kürt gibi hissediyorum. Çünkü tarafsızım. Çünkü tarafsız olmak sadece tarafsız olmak değil aynı zamanda sahipsiz olmaktır. Kürtlerin derdi de sahipsiz olmak değil mi zaten? Bakın mesela muhalefet bunun bile farkında değil. Türkiye’deki demokrasi meselesinin kalbinde Kürt meselesi var ancak bu mesele muhalefet için tali bir mesele bile değil, en azından kalbi bir mesele olduğuna dair bir konsensüs yok. Bu sadece sonradan zorla Kürt yapılan benim değil tüm Kürtlerin gördüğü bir gerçek. Şu durumda iktidarın demokrasiden hızla uzaklaşmasından sonra yüzünü muhalefete dönme ihtimali olan Kürtler için muhalefet bir umut gibi görünüyor mu; hiç sanmıyorum!