Dün yayınlanan tarifelerle artık  ABD-İngiltere güreşi de resmi olarak başlamış oldu.

Her ne kadar İngiltere hükümeti, bu tarifelerin etkilerini azaltmak ve iki ülke arasındaki ticaret ilişkilerini korumak amacıyla ABD ile müzakereler yürütme yolunu seçse de ok yaydan çıktı artık.

Maliye Bakanı Rachel Reeves, İngiltere’nin hızlı bir misilleme yapmayacağını ve ulusal çıkarları korumak için dikkatli bir yaklaşım benimsediklerini belirterek meseleyi bir süre daha yumuşatma taraftarı gözüküyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın ilan ettiği %10’luk genel ithalat tarifesi öncesinde, Birleşik Krallık’tan ABD’ye yapılan ithalatların büyük bir kısmı gümrük vergisinden muaftı veya düşük tarifelere tabiydi.

Her ne kadar 2024 yılında ABD, Birleşik Krallık’tan ithal edilen çelik ve alüminyum ürünlerine sırasıyla %25 ve %10 oranlarında tarifeler uygulamaya başlasa da diğer birçok ürün için önemli bir tarife bulunmuyordu.

Örneğin çok rakamlara karşılık gelen ilaçlar ve tıbbi ürünler, lüks hazır giyim ürünleri, hassas mühendislik ürünleri, belirli oranda alkollü içecekler, yazılım ve dijital ürünler (fiziki olmayanlar) vergiden muaftı.

Dolayısıyla, Trump’ın yeni genel tarifesi, daha önce düşük veya sıfır olan oranları %10’a çıkararak Birleşik Krallık’ın ABD’ye ihracatını geniş çapta etkileyecek gözüküyor.

Tarihsel sürece dikkatli bakmak lazım

Mesele basit bir tarife uygulaması be salt bir ekonomik faaliyet mücadelesi olarak gözükse de aslında çok daha derin.

Tam anlamıyla kavramak için tarihsel sürece dikkatli bakmak lazım.

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında yeniden şekillenen dünya düzeni, 1944 Bretton Woods Konferansı ile ekonomik olarak bir nevi dizayn edildi. O gün masada oturanlardan biri iflasın eşiğindeki Britanya İmparatorluğu’nun entelektüel temsilcisi John Maynard Keynes, diğeri ise ABD’nin yeni süper güç olarak yükselişini temsil eden Hazine yetkilisi Harry Dexter White idi. Konferans sonunda galip gelen sadece fikirler değil, aynı zamanda güçtü: Keynes’in önerdiği “Bancor” yerine White’ın önerdiği “dolar standardı” benimsendi. Böylece ABD, küresel ekonomik düzenin merkezine yerleşti. İngiltere ise eski ihtişamından ödün vererek, ABD’nin kıta Avrupası ile kurmak istediği sistemde “özel ortak” olmayı kabullendi.

Ancak bu “özel ilişki”, hiçbir zaman mutlak bir uyum anlamına gelmedi. Aksine, derin bir hegemonya mücadelesi, yüzeyin altında hep sürdü. Özellikle ekonomik ve finansal sistemler üzerinden süregelen bu çekişme, zaman zaman diplomatik krizlerle, zaman zaman ticaret savaşlarıyla, bazen de medya üzerindeki yumuşak güç yarışlarıyla kendini gösterdi. Bugün geldiğimiz noktada ise eski defterlerin yeniden açıldığını, ABD’nin dün İngiltere dahil tüm ülkelerden ithalata %10 vergi getirmesiyle fark ediyoruz.

Bu karar, salt ekonomik bir önlem olmanın ötesinde; Anglo-Amerikan eksenindeki güç dengesinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik bir adımdır. Artık sadece Çin’le değil, zaman zaman müttefikiyle de rekabet eden bir ABD var karşımızda.

Bretton Woods’tan Trump’a: İki gücün gölgeli dansı

İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere için dünya liderliği iddiası sona ermişti. Ancak Birleşik Krallık, Commonwealth ülkeleriyle kurduğu tarihi bağlar, Londra’nın finans merkezi olma niteliği ve istihbarat kapasitesiyle “küresel oyun kurucu” vasfını elinde tutmaya çalıştı. ABD ise Marshall Planı ile Avrupa’nın yeniden inşasını üstlendi, NATO’yu kurarak askeri liderliğini, IMF ve Dünya Bankası üzerinden ekonomik kontrolünü tesis etti.

1956 Süveyş Krizi, bu dengenin net olarak ortaya çıktığı bir andı. İngiltere, Fransa ile birlikte Mısır’a askeri müdahale ettiğinde ABD buna karşı çıkarak İngiltere’yi geri çekilmek zorunda bıraktı. IMF kredilerinin askıya alınması tehdidi, sterlinin değerinin düşürülmesi gibi araçlarla, ABD İngiltere’ye “sen artık süper güç değilsin” mesajı verdi. O günden sonra İngiltere, ABD’nin yakın müttefiki ama küçük ortağı olmayı kabul etti.

Ancak bu kabul, yeni yollarla bağımsızlığını koruma çabasıyla dengelendi. Londra, Eurodolar piyasalarının merkezi oldu. ABD dolarına dayalı olsa da, Amerikan sermayesinin küresel dolaşımını kendi merkezinden yönlendirmeye başladı. İstihbarat paylaşımında Five Eyes gibi yapılarla ABD’nin neredeyse tek güvenilir partneri oldu. NATO’da ikinci büyük askeri güç, diplomatik masalarda ise Batı’nın tarihsel vicdanı gibi davrandı. Tüm bunlar, İngiltere’nin yumuşak gücüyle ABD’yi dengelemeye çalıştığını gösteriyordu.

Atlantik’in her iki yakasında kartlar yeniden dağıtılıyor

2016’da İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı, bu dengeyi daha da karmaşık hale getirdi. ABD için İngiltere artık AB içindeki bir “Truva atı” değil, dışarıdan destek veren bir aktör. İngiltere ise bu boşluğu Atlantik ötesi ilişkileri derinleştirerek kapatmaya çalıştı. Ancak işler beklendiği gibi gitmedi.

ABD ile kapsamlı bir ticaret anlaşması beklentisi, Biden yönetimiyle rafa kalktı. ABD, İngiltere’yi eski önemde bir partner olarak görmüyor; küresel meselelerde Almanya, Fransa ve Japonya gibi büyük ticaret ortaklarına öncelik tanıyor. Buna rağmen İngiltere, Ukrayna savaşı sürecinde gösterdiği askeri ve siyasi liderlikle, ABD’nin gözünde yeniden değer kazandı. AUKUS gibi yeni nesil askeri ittifaklarda yer aldı. Ancak bu kazanımlar, ekonomik düzlemde yeterince karşılık bulamadı.

Dün Trump’ın ithalat vergisi kararını İngiltere’ye de uygulaması, işte bu denklemde okunmalı. İngiltere’ye uygulanan %10 tarife, Almanya’ya %12, Çin’e %34 gibi yüksek oranların yanında sembolik kalabilir. Ama buradaki mesaj açıktır: “Müttefiksin, ama sen de diğerleri gibisin.”

Yeni vergi tarifesinin anlamı

Trump’ın “Liberation Day” adını verdiği konuşmada açıkladığı ithalat tarifesi, ABD’nin yalnızca Çin’e değil, dostlarına da ekonomik baskı kurarak yeniden sanayileşmeyi hedeflediğini ortaya koyuyor. İngiltere’ye uygulanan %10 vergi, otomotiv, çelik, tekstil ve tıbbi ürünlerde etkili olabilir. Özellikle ilaç sanayisi ve ileri mühendislik ürünlerinde İngiltere’nin ABD pazarına olan bağımlılığı düşünüldüğünde, bu tarife üretim hacimlerini ve kâr marjlarını azaltabilir.

Bu karar aynı zamanda ABD’nin “Amerika’yı yeniden büyük yap” yani “Make America Great Again” vizyonunun yeni bir evresine işaret ediyor: Yalnızca üretimi değil, ticaret düzenini de içe kapatmak, küreselleşmeden kopmak, dostlardan dahi taviz istemek.

Dünya ekonomisine olası etkileri

Yeni tarifeler, küresel tedarik zincirlerini zorlayacak. İngiltere gibi gelişmiş ülkeler, ABD pazarında maruz kalacakları vergi yükünü telafi etmek için yeni pazarlara yönelmek zorunda kalabilir. Bu durum, Avrupa-Çin ve İngiltere-Hindistan eksenlerinde yeni ekonomik blokların doğmasına neden olabilir.

ABD’de ise ithalat fiyatlarındaki artış, enflasyonu tetikleyebilir. Trump yönetimi yüksek enflasyon ve işsizlik pahasına “yerli üretimi” teşvik etmek istiyor gibi görünse de, bu adım aynı zamanda müttefiklerle yeni bir ticaret savaşı başlatma riskini de taşıyor. Bu durum, doların rezerv para statüsünü uzun vadede zayıflatabilir.

Türkiye ekonomisine ve siyasetine yansımalar

İngiltere’nin ABD ile ticaretinde zorluk yaşaması, Türkiye gibi gelişen pazarlarla daha fazla iş birliğine yönelmesine neden olabilir. Türkiye’nin Gümrük Birliği dışında kalarak daha esnek bir ticaret politikası yürütebilmesi, İngiltere ile ikili anlaşmalar yoluyla ihracatı artırma fırsatı doğurabilir. Özellikle savunma sanayi, otomotiv yan sanayi ve tekstil gibi alanlarda Türkiye İngiltere için yeni bir tedarik üssü olabilir.

Öte yandan ABD’nin küresel ticareti sınırlama eğilimi, Türkiye’nin ihracat pazarlarında daralma riski doğurabilir. ABD’deki ithalat vergileri, küresel talebi baskılarken Türkiye’nin doğrudan ve dolaylı ihracatını olumsuz etkileyebilir. Ayrıca doların aşırı değer kazanması veya ticaret savaşlarının tırmanması, gelişen ülkelerden sermaye çıkışı anlamına geleceğinden, Türkiye gibi cari açık veren ekonomiler için ek baskı yaratabilir.

Siyasi açıdan ise Türkiye, İngiltere ile stratejik ortaklığını pekiştirerek NATO ve savunma sanayii alanlarında daha yakın temaslar kurabilir. İngiltere’nin Avrupa’dan uzaklaştığı bu dönemde Türkiye’yi “bölgesel ortak” olarak görme eğilimi artabilir. Ancak ABD ile yaşanacak yeni gerilimler, Türkiye’nin hem ekonomik hem de diplomatik manevra alanını daraltabilir.

Nereye gidiyoruz?

ABD’nin İngiltere’ye uyguladığı bu yeni tarife, bir dönemin sonuna mı, yoksa yeni bir Anglosakson pazarlık döneminin başlangıcına mı işaret ediyor? Bu sorunun cevabı, 2025–2026 arasındaki siyasi gelişmelere bağlı olacak.

Ama şu açık ki, ABD–İngiltere ilişkilerinde ekonomik milliyetçiliğin ön planda olduğu bir dönem bizi bekliyor. Bu da İngiltere’yi yeni ekonomik ve diplomatik arayışlara itecektir.

İngiltere bu denklemde “bağımsız bir imparatorluk” değil, çok taraflı ilişkiler ağı kurmaya çalışan orta büyüklükte bir güç olarak kalacak gibi görünüyor. En azından şimdilik…

Anglo-Amerikan ilişkisi artık sadece tarih değil, gelecek de yazıyor

Bretton Woods’tan Trump’ın tarifelerine uzanan süreç, İngiltere ile ABD arasındaki ilişkinin yalnızca bir “özel ittifak” olmadığını, derin bir rekabetin de yüzyıllardır süregeldiğini gösteriyor. Şimdi bu rekabet yeni bir safhaya giriyor: eski ortaklar, yeni sınavlardan geçiyor.

Dünya ekonomisi, bu gerilimin etkilerini şimdiden hissetmeye başladı. Küreselleşme bir kez daha daralıyor. Yatırımcılar güvenli limanlar arıyor. Ticaret yeniden bölgeselleşiyor. Türkiye ise bu yeni düzende fırsat ve tehditleri birlikte barındıran kırılgan ama kritik bir eşikte yer alıyor.

Bu yüzden, bugünü anlamak için yalnızca bugüne değil, geçmişe ve geleceğe birlikte bakmak zorundayız. Çünkü tarihin gölgesi uzun, geleceğin pusulası ise belirsizdir. Ama bir gerçek var ki, yeni dünya düzeni artık yalnızca Çin’in değil, müttefiklerin de birbiriyle yarıştığı çok merkezli bir yapıya doğru evriliyor.

İngiltere ve ABD, artık sadece dost değil, aynı zamanda rakip. Bu, dünyanın kalan 190’dan fazla ülkesi için hem risk hem de denge fırsatıdır…