Hayrettin Sönmez 1978 yılında Kastamonu’nun Tosya ilçesinde dünyaya geldi. İlkokul, ortaokul ve liseyi kendi memleketinde, Tosya’da okudu. Başarılı bir öğrenciydi Hayrettin ve öğretmen olmak istiyordu. Lise son sınıfa başladığında babası onu ilçedeki tek dershane olan Fettullahçıların Feza dershanesine kaydetti.

Dershanenin ücretini ödeyebilmek çok da kolay olmadı baba Mehmet Emin amca için. Nitekim Emin amcanın tamamı okuyan 3 çocuğu daha vardı ve tek geliri temizlik işçisi olarak çalıştığı devlet hastanesinden aldığı maaştı.

Hayrettin üzerine düşeni yaptı, tembellik etmedi, sıkı bir şekilde ders çalıştı ve üniversite sınavına ilk girişte Eskişehir Osmangazi Üniversitesi sınıf öğretmenliği bölümünü kazandı. Dershaneden öğretmenleri Hayrettin’in kazandığını öğrenir öğrenmez aile ile iletişime geçerek Eskişehir’de kendi bünyelerindeki evlerden birinde kalabileceği teklifinde bulundular.

Emin amca mutlu. Teklifi neredeyse hiç düşünmeden kabul etti. Sunulan maddi olanakların cazipliği bir tarafa, çocuğunun istikbali için de en güvenilir yerin burası olduğunu düşünüyordu. Ayrıca dindar bir insandı Emin amca ve çocuğunun başka herhangi kimselerdense alnı secdeye giden insanlarla hem hal olacağı fikri ona fevkalade tutarlı gelmişti.

Ve Hayrettin aynı anda hem üniversiteye hem de Fettullahçıların evinde kalmaya başladı. Dört yıl devam eden eğitim süresi boyunca da yine orada kaldı. Artık Hayrettin’in sosyal çevresinin neredeyse %90’ı bu gruptan insanlardan oluşuyordu. Onlarla vakit geçiriyor, onlarla dini sohbetlere, halı saha maçlarına gidiyor, onların kermeslerinde görev alıyordu.

Mezun olduğu yıl KPSS’yi başarıyla vererek öğretmenliğe atandı. Üniversite yıllarında abi diye hitap ettiği kimseler, görev yapacağı ilçeye henüz gitmeden orada kimlerle iletişime geçmesi gerektiğini ona bildirdiler. Dediklerini yaptı. Yeni görev yerinde de yine aynı gruptan insanlarla vakit geçirmeye başladı. Buradaki sosyal çevresi de artık onlardan ibaretti.

Bu grubun bir parçasıydı artık Hayrettin. Hayatı neredeyse bu oluşumdan ibaretti. Evlenmeye karar verdiğinde de yine abilerinin sözünden çıkmayarak kendisine önerilen aynı gruptan bir kadınla hayatını birleştirdi.

Her şey yolunda gidiyordu ki birdenbire içerisinde yer aldığı oluşum devletle yüz yüze geldi. Herhangi bir insanın sergileyeceği davranışı sergiledi Hayrettin. Zihnindeki veri havuzuna şöyle bir göz attı ve çoğunlukla artılardan oluşan bir tabloyla karşılaştı. Sonuç olarak da, on yıldan fazla bir süredir birlikte olduğu bu insanlarla arasına mesafe koymanın doğru olmayacağı kanaatine vardı. Zaten istese de bunu başaramayacağını az çok tahmin ediyordu. Dedik ya, hayatı bu oluşumdan ibaretti.

Sonrasında işler daha da kötüye gitti. Hiçbir şeyden haberdar olmamasına, yasa dışı en ufak bir eylem gerçekleştirmemesine rağmen, içerisinde yer aldığı oluşumun darbeye teşebbüs etmesi ile kendisini birdenbire bir adliye odasında, sanık kürsüsünde buldu. Gariban Anadolu çocuğu Hayrettin terör suçuyla yargılanıyordu şimdi.

Dosyası kabarıktı Hayrettin’in. Abilerini kırmayarak indirmiş olduğu ByLock programı, içerisinde yer aldığı oluşuma ait olan sendikaya üyelik, gazete aboneliği, kendisine yöneltilen suçlardan sadece birkaçıydı.

Yedi yıl üç ay hapis cezası ile cezalandırıldı ve hapishaneye konuldu. Bu arada eşiyle birlikte bir gece yarısı KHK’sı ile öğretmenlik mesleğinden ihraç edilmişlerdi. Dört yıla yakın bir süre cezaevinde kaldı ve tahliye oldu.

Cezaevinden çıktıktan sonra eşini ve çocuklarını kayınbabasının evinden alarak kendi memleketine, Tosya’ya döndü. Burada yeni bir yaşam kurmaya çalıştı. Kolay olmadı tabi. Maddi güçlüklerin yanı sıra insanların ondan bahsederken FETÖ’cü tanımlamasında bulunduklarından pekâlâ haberdardı.

Adı, her defasında terör kavramıyla aynı cümlede geçiyordu Hayrettin’in. Terörist diyorlardı ona ve ıkınıp sıkınmadan, zorlanmadan, çok kolay bir şekilde yapıyorlardı bunu. Hayrettin’in canı yanıyordu, hala yanıyor…

Ne var ki insanların bir kısmı bilinç düzeyinde bir kısmı da zihinlerinin derinliklerinde bir yerlerde şundan pekâlâ emindiler ki, Hayrettin terörist değildi. Hatta suçlu bile değildi. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunmanın cezasını çekiyordu, hepsi o kadar.

Hikâye kurgu. Hayrettin Sönmez adında KHK’lı bir öğretmen yok. Ama onunla neredeyse birebir aynı kaderi paylaşan yüz binlerce insan var. Bir de psikolojik bir gerçek var; “O da ayrılsaydı oradan kardeşim. Hala ne işi vardı orada.” bahanesinin arkasına saklanarak bu insanların suçluluğunu bir şekilde mantığa bürümeye pek meraklı olan kimseler, onların yüzleşmiş olduğu imtihanın birebir aynısı ile yüzleşselerdi, onların sergilemiş olduğu davranışın birebir aynısını sergileyeceklerdi. Ne var ki onlardan beklenen, bir ömür geçirilmiş olan bir yeri, insanları, bir kalemde silmek gibi bir davranış insan fıtratına aykırı bir şeydi ve nitekim birçoğu bunu yapmadı/yapamadı. Onların yerinde başkaları olsaydı, onlar da yapmayacaklardı/yapamayacaklardı.

Günün sonunda yapılması gereken her birinin bireysel olarak yasa dışı bir işe bulaşıp bulaşmadıklarının sorgulanmasıydı ama biz bunu yapmaktansa toplu infazı tercih ettik. Adalet sistemi olarak, toplum olarak…

KHK’lıların affına ilişkin şu sıralar bir gündem oluşmuş durumda. Ama sadece bir gündem. Gündemin nereye evrileceğini kestirmek ise zor. Birtakım toplumsal olaylarda olduğu gibi burada da toplumun nerede durduğunun analizi yapılıp ona göre bir karara varılabilir.

Toplumun önemli bir kesimi ise cezalarının devam etmesi gerektiğini düşünüyor. Bu yönde bir görüşe sahip olanlarınsa çeşitli gerekçeleri var. Ama bu gerekçelerden hiçbiri adaletin tesis edilmesi yönünde değil. Çoğunlukla içerisinde yüksek dozda nefret barındıran farklı gerekçeler, farklı sebepler…