2018 yılından beri, ama özellikle son 2 yıldır, Türkiye’nin Rusya olmanın eşiğinde olduğunu söyleyip duruyorum.

“Rusya” örneğini burada en yakın ve bilinen örnek olduğu için kullanıyorum. Yoksa Türkiye “Venezuela”, “Belarus”, “Azerbaycan olmanın eşiğinde” demek de yanlış olmaz.

“Rusya olmak”tan kastım, bir ülkede asgari düzeyde demokrasinin şartı olan seçimle iktidar değişimi kapısının kapanması anlamına geliyor.

Geçtiğimiz Pazartesi günkü 19 Mart Darbesi ile Türkiye alenen Rusya oldu.

Burada “alenen” kelimesini bilhassa kullanıyorum. Çünkü, azımsanmayacak bir ihtimal, Türkiye zaten 2018 yılından beri Rusya gibi seçimle iktidar değişiminin mümkün olmadığı bir ülkeydi. Bu, 2016’daki askeri darbe girişimi sonrasındaki OHAL rejimi, üst bürokrasinin yeniden yapılandırılması, başkanlık referandumu ve Cumhur İttifakı’nın kurulması ile gerçekleştirildi.

Ancak, toplum öyle olduğunu derhal anlayamadı. Çünkü, devletin ekonomik kaynaklarını keyfi kullanma, muhalif medyayı baskı altında tutma gibi anti-demokratik yollara başvurmakla beraber, mevcut iktidar asgari düzeyde rekabetçi seçimleri bir şekilde kazanmayı başarabiliyordu. Bu sebeple aleni otoriter yöntemlere başvurmuyordu.

En son 2023 Genel Seçimi’nde iktidar, muhalefet içindeki adaylık rekabetinden yararlandı. İktidarın kendisinin de kısmen destek olduğu (ya da muhtemelen arka kapı yöntemlerle desteklediği) bir süreç sonunda İmamoğlu’nun adaylığı engellendi ve Kılıçdaroğlu muhalefetin ortak cumhurbaşkanı adayı oldu. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu yenebileceğini bildiği için aleni otoriter yöntemlere başvurmadı.

Ama artık yolun sonuna gelindi.

İmamoğlu, genel seçim sonrasında CHP içinde bir dönüşüm sağlayarak bir daha parti içi bürokrasiyle adaylık iddiasının önünün kesilmesini baştan engelledi. Bu şekilde CHP geçtiğimiz yerel seçimde büyük bir zafer elde etti ve bir genel seçim zaferinin kapısını araladı.

İmamoğlu’nun adaylığını artık arka kapı yöntemlerle engelleyemeyeceğini anlayan (ki yerel seçim sonrası başlatılan “yumuşama” süreci de muhtemelen bu yöntemlerden birisiydi) Erdoğan, belli ki “Rubicon’u geçerek” fiilen ülkede tam otoriter rejime geçildiği anlamına gelen o adımı attı. Önce İmamoğlu’nun üniversite diploması iptal edildi, hemen ardından sözde bir “suç örgütü liderliği” suçlamasıyla, çevresindeki yaklaşık 100 kişi ile beraber, göz altına alındı. İmamoplu çok büyük ihtimalle tutuklanacak ve İBB’ye de kayyum atanacak.

Bu yapılan açıkça bir “darbe”.

Bunu, ideolojik gerekçelerle olayı dramatize etmek için söylemiyorum.

Darbe, sadece ordunun yaptığı bir eylem değildir. Sivil yöneticiler de darbe yapabilir. Örneğin, Osmanlı tarihinde 30 Mayıs 1876’da Sultan Abdülaziz tahttan düşürülmesi Osmanlı tepe bürokrasisinin tertiplediği bir sivil darbedir.

Bir de tabii “tepeden darbe” var.

“Tepeden darbe”, iktidara yasal ve demokratik yollarla gelen bir siyasi lider veya partinin iktidardan gitmemek için yasa-dışı yollara başvurması ve demokratik sistemi ortadan kaldırması anlamına geliyor.

Bugün Türkiye’de yaşadığımız tam olarak bu.

Yakın tarihte dünyada bunun en bilinen örneği 2021 yılında Tunus’ta gerçekleşti. Seçimle işbaşına gelen cumhurbaşkanı, gene seçimle işbaşına gelen meclisi feshetti.

Türkiye’de resmi düzeyde herhangi bir şey feshedilmiş değil. Demokratik kurumlar kağıt üzerinde duruyor. Ancak, Türkiye’de zaten ne resmi düzeyde yapılıyor ki? Hukuk devletinin fiilen ortadan kalktığı, anayasanın fiilen askıda olduğu gibi demokratik sistem de 19 Mart Darbesi ile fiilen ortadan kalktı.

En güçlü rakibini uydurma gerekçelerle hapse attıran bir iktidarın kazanamayacağı bir seçime girip sonuçları kabul edeceğini düşünmek için ya çok saf ya da çok partizan olmak gerekir.

Bu süreç zaten Rusya’da da böyle “fiili” yürümüştür. Rusya’da da demokratik kurumlar kağıt üstünde varlar, seçimler yapılır ama fiilen bunların hiçbirisi yoktur. Putin’i yenebilecek siyasetçiler son 15 yıl içerisinde teker teker türlü yöntemlerle elimine edilmiştir.

Dolayısıyla 19 Mart’ta yapılan açıkça bir “fiili tepeden darbe”dir. Yasal ve demokratik yollarla işbaşına gelen bir iktidar yasal olmayan yollarla demokrasiyi fiilen ortadan kaldırmıştır.

Sürece CHP’nin ve muhalefetin farklı kesimlerinin direnci devam ediyor. Bu direnç iktidarı geri adım attırır mı, olayların nereye evrileceğini tahmin etmek zor olsa da bu ihtimal maalesef düşük gözüküyor.

Erdoğan tüm bu adımları belli ki uluslararası konjonktürü, özellikle de Batı ile ilişkileri azami derecede gözeterek atmış. İçeride ise artık demokratik meşruluğu umursamıyor. Hatta öyle ki, tetikçi gazeteciler Mansur Yavaş’ın da içeri alınacağını ve CHP’ye kayyum atanacağını şimdiden dillendirmeye başladılar.

Korkarım Türkiye’yi zor günler bekliyor.