Özel Haber: Kadir Gürhan-Selim Ercan 

Siyasetçilerin ‘Kürt meselesinin çözümü Meclistir’ sözlerini değerlendiren Seylan, “Hakikatlerin ortaya çıkması, sorumluların hesap verebilmesi ve samimi özürlerin dilenebilmesinin tek yolu ise müzakeredir, diyalogdur, samimiyettir. Bunun en doğal zemini ise elbette parlamentodur. Bunun dışında hiçbir yol bizi büyük barışın kurulduğu ve gerçek demokrasinin inşa edildiği bir ülkeye götürmez” dedi. 

10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin kurucularından biri olan Seylan, 10 Ekim 2015’te Ankara Gar Meydanı’ndaki barış mitingine iki IŞİD mensubu tarafından düzenlenen canlı bomba saldırısında 18 yaşındaki yeğenini ve dostlarını kaybetti. 10 Ekim’de yaşamını yitiren insanların ailelerinin ve avukatlarının sorumluların yargılanması için birçok girişimde bulunduğunu söyleyen Seylan, “Ancak bu girişimlerin hepsi şu ana kadar, iktidar sopası haline gelmiş adliye saraylarının duvarlarına çarparak geri döndü. Maalesef ülkemizde hak ve adalet arayışında olan, farklı şekillerde ve zamanlarda telafisi olmayan mağduriyetler yaşayan çok geniş kesimler var” ifadelerini kullandı.

Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Ben, 1982 Tekman(Erzurum) doğumluyum, evli ve 3 çocuk babasıyım. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Erzurum’da Üniversite ise Ankara’da tamamladım. Reklam ve Medya sektöründe uzun yıllar yöneticilik görevlerinde bulundum. Yurt içi ve yurt dışında birçok eğitim programında katılımcı ve eğitmen olarak yer aldım.  Kürtler, Aleviler, azınlıklar ve hak ihlalleri alanlarında çeşitli çalışmalar yürüttüm. 10 Ekim Ankara Gar Katliamından sonra hazırlanan Qira Enqere (Ankara’nın Karası) belgeselinin yapımcı ve yönetmen ekibinde yer aldım. Lise yıllarından beri, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında ve insan hakları alanında aktif olarak çalışmaktayım.

10 Ekim Barış Dayanışma Derneği kurucu yönetiminde yer aldım. Kürt siyasal hareketinin içine doğmuş ve bu konudaki sorunları bizzat yaşayan biri olarak, mağduriyetlerin dillendirilmesi ve çözüm yolları konusunda yazılarım, eylem ve söylemlerimle yıllardır mücadele etmeye çalışıyorum. İnsan Hakları Derneği Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulundum. Anadilim olan Kürtçe seviyesinde Türkçe ve İngilizce biliyorum.

“Dava, göstermelik birkaç mahkûmiyet kararıyla kapatılmaya çalışılıyor”

10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin kurucularından birisiniz. Seçildiğiniz takdirde Derneğin ‘adalet’ arayışına ne gibi katkı yapmayı düşünüyorsunuz?

103 insanın, canımızın yaşamını yitirdiği 10 Ekim katliamının üzerinden 8 yıl geçti. Aradan geçen bu sekiz yılın ardından katliamın sorumlularına ilişkin hiçbir etkin soruşturma yürütülmedi. Dava, göstermelik birkaç mahkûmiyet kararıyla kapatılmaya çalışılıyor. 10 Ekim’de yaşamını yitiren insanların aileleri ve avukatları onlarca başvuru yaptı, sorumluların yargılanması için birçok girişimde bulundu ancak bu girişimlerin hepsi şu ana kadar, iktidar sopası haline gelmiş adliye saraylarının duvarlarına çarparak geri döndü. Maalesef ülkemizde hak ve adalet arayışında olan, farklı şekillerde ve zamanlarda telafisi olmayan mağduriyetler yaşayan çok geniş kesimler var. Yıllardır dahil olduğum toplumsal çalışmalar ve insan hakları alanındaki çalışmalarım sırasında çok farklı kesimlerle dayanışma imkânı buldum. Dolayısıyla başta, yakın tarihte yaşanan 10 Ekim ve Suruç gibi katliamlar olmak üzere tüm mağduriyetlerin sesi olmak için çabalayacağım. 10 Ekim ve Suruç nasıl orada yaşamlarını kaybedenlerin barışa dair sesi, soluğu ise benim siyasi yolculuğum da hem bu katliamlarla hesaplaşmayı hem de barış ve huzur isteyen herkesin sesi ve soluğu olmayı odağına alacak.

“Türkiye’de devlet medyası tamamen iktidarın elinde”

Reklam ve medya sektöründe uzun yıllar yöneticilik yaptınız bugünkü medya hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Türkiye’de medya maalesef büyük oranda muktedirlerin sesi olmuş durumdadır. Nitekim yaklaşık 6 ay önce kamuoyunda “dezenformasyon yasası” olarak bilinen yasanın tüm muhalefete rağmen Meclis’ten geçmesi bizlere çok şey söylüyor. Çünkü medyayı elinde tutmak, toplumu şekillendirici gücü elinde bulundurmak demektir. Ne izleyeceğimizi, ne dinleyeceğimizi hatta hangi haberi alıp alamayacağımıza karar veren bir güçtür.

Dünyada medya sahibi olan şirketlerin başka sektörlere girmemesi için yasal düzenlemeler yapılıyor. Toplumun demokrasi bilincinin yüksek olduğu ülkelerde, medya çalışanları bizzat sendikalarda örgütlü oldukları için kendilerini koruyabiliyorlar. Medya sahipliğiyle iktidar arasına kalın bir perde çekiyorlar. Editoryal kadro, medyanın araçsallaştırılmasına izin vermiyor. Türkiye gibi bu şartların sağlanamadığı ülkelerde ne medya sahiplerinin başka sektörlere girmesinin, ne de medyanın gücünün iktidar tarafından kullanılmasının önüne geçilebiliyor. Türkiye’de devlet medyası tamamen iktidarın elinde. Oysa tamamen özerk çalışması gereken kurumlar. 14 kanalı olan TRT var ve seçimlerde de ipliği pazara çıkan Anadolu Ajansı tamamen iktidarın elinde. Neyse ki artık sosyal medya platformları çok popüler ve geleneksel medya araçlarının etkisini bir nebze de olsa azaltabiliyor. Aykırı seslerin bu mecraları daha etkin ve aktif kullanması gerekiyor. Biz de kampanyamızda mümkün olduğunca sosyal medya platformlarından faydalanmaya çalışıyoruz.

“Kürt sorununda çözüm müzakeredir, diyalogdur, mutabakattır, siyaset zeminidir”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Kürt sorunun çözüm yeri meclistir” açıklamasına HDP eş genel Başkanları Buldan ve Sancar “Meclis çatısı altında çözümden yanayız” şeklinde yanıt geldi. Millet İttifakının seçimi kazanması halinde 14 Mayıs’tan sonra tekrardan bir çözüm süreci olabilir mi?

Kürt sorununda çözüm müzakeredir, diyalogdur, mutabakattır, siyaset zeminidir. Bunun dışında hiçbir yol bizi büyük barışın kurulduğu ve gerçek demokrasinin inşa edildiği bir ülkeye götürmez. Çözümü reddedip 40 yıldır uyguladığı savaş politikalarıyla sonuç alabileceğini zanneden faşizan pratiklerin halklarımıza yaşattığı tarifsiz acıların resmettiği tablo ortadır. Mezopotamya ve Anadolu coğrafyası başta olmak üzere Ortadoğu’nun dört bir yanında tırmandırılan militarist politikaların, sosyal ve ekonomik sonuçları da esasen egemenler için sürdürülebilir olmaktan çıkmış; çuvala sığmayan mızrak, emekçi halklarımızın günbegün artan trajik yoksulluğu ile saklanamaz bir hal almıştır. En doğal yurttaşlık haklardan olan bütçe hakkına bakalım; göreceğimiz savaş bütçesinin kodlarının sadece ekonomik bir yıkıma işaret etmediği, tek derdin de derdimizin de bu olmadığı açıktır. Çözümün ilk adımı halklarımızın eşit yurttaşlık temelinde kucaklaşabilmesinin yaratacağı iklim, teneffüs edilecek havadır. Barış ve özgürlük şiarıyla can verenlerin, bu uğurda ödenen bedellerin, çekilen onca çilenin bakiyesi acılarla ancak böyle yüzleşmeye başlanabilir.  Hakikatlerin ortaya çıkması, sorumluların hesap verebilmesi ve samimi özürlerin dilenebilmesinin tek yolu ise müzakeredir, diyalogdur, samimiyettir. Bunun en doğal zemini ise elbette parlamentodur. Bu sadece benim bir okumam değildir zira demokrasi teorisinin temel esprisi gereği parlamentolara biçilen misyon tarih boyunca bu olagelmiştir. TBMM’de temsili bulunan siyasi partiler ve onların temsilcilerinin yani halklarımızı temsilen orada bulunduğunu beyan eden milletvekillerinin ‘hayır, bizim böyle bir derdimiz yok zira halkımı temsil etmiyorum’ deme lüksü olabilir mi? Milletvekilleri bir ilden seçilir ancak bu ülkenin milletvekili olurlar; ‘bu sorun da bu savaş da beni ilgilendirmiyor zira bölge vekili de değilim tarafı da değilim’ diyebilirler mi? Ezcümle hiç zaman kaybetmeden güçlü bir barış iradesini, demokrasi ve emek mücadelesini ortaya koyma mecburiyetimiz var. Bu bir tercih değil esasen tarihsel bir zorunluluk olduğu kadar onurlu bir sorumluluktur.  Çağrımız, bir yandan savaş tamtamcısı bir yandan ise soyguncu bu zorba düzenin mağduru tüm mazlumlaradır. Biz çağrımızı doğrudan halklarımızın kalbine yapıyoruz. “Buradayız, birlikte değiştireceğiz” diyoruz.  Gelin bu yolda yürüyerek kan ve gözyaşından beslenen bu saltanata birlikte son verelim; bu azgın iktidarı insanlık tarihinden paylarına düşen yegane yer olan karanlık çöplüğe 14 Mayısta birlikte gönderelim.

“Ankara’nın birçok sorunu çözüm bekliyor bu sorunları, yerel dinamikleri ve taleplerini esas alarak çözeceğiz”

Projeleriniz var mı? Varsa neler?

Seçim bölgemiz olan ikinci bölgenin gerek merkezi gerekse yerel yönetimler tarafından bugüne dek en çok göz ardı edilen bölge olduğu tüm yurttaşlarımızın malumudur. Kendini ev sahibi yurttaşları ise teba olarak gören bu zihniyetin seçmenlerimizi sadece sandıktan sandığa hatırladığı da acı bir gerçektir. Zira toplumsal meselelere yurttaşların dinamiklerini göz ardı ederek bakan yönetimsel anlayışların gerçek anlamda bir sorunu çözmek bir derde deva olmak gibi ne niyeti ne de başarısı olabilecektir. Bir kültür mozaiği olan seçim bölgemizde yaşayan halklarımıza ne yazık ki tekçi zihniyetin ritüel ve yaşam pratiklerinden başka sunulan herhangi bir şey olmamıştır. Ülkeye giydirilmek istenen deli gömleğinden bölgemiz de payını almış; sokağa taşan ucuz ve lümpen milliyetçilik kah oturduğu apartmanda anadiliyle konuşan halkımızı kah çarşıda pazarda geçim derdindeki esnafımızın üzerine karabasan gibi çökmüştür. Sitelerde kelle koltukta ucuz ve kayıtdışı çalışan mobilya emekçisi, Keçiören’de iktidara muhalif olduğu keza yine anadiliyle konuştuğu için yeri iptal edilen pazar emekçisi, Altındağ’da kentsel dönüşüm adı altında yerinden yurdundan edilip asla ödeyemeyeceği taksitlerle yaşamı ipotek altına alınmaya çalışılan Romanlardan yine savaş nedeniyle bölgemize yerleşen mülteciler ve ötekileştirilen hayatlar gibi duyulmayan, görünmeyen ancak gün be gün yine yeniden yaşanan hayat pratikleri… Sadece bir kısmını sayabildiğim yakıcı sosyolojik ve toplumsal boyutları olan sayısız problemlerin çözümü adına en büyük iddiamız öncelikle mevcut siyaset yapma tekniği varlığı dahi görülmeyen her türlü sorunu yerel dinamikleri ve taleplerini de esas alarak çözmek olacaktır. Dert ile dertlenmek çözümün ilk adımıdır. Kadınları, gençleri, bölgemiz emekçilerini, ezcümle halkımızı gerek politika yapımında gerekse her türlü soruna ilişkin çözümün inşasında esas almak, birlikte yol yürürken sadece yareni değil yoldaşı da olmak boynumun borcu, halkımıza sözümdür. 

Son olarak Ankaralılara veya seçmen kitlene vermek isteğiniz bir mesaj var mı?

Biz umutluyuz zira çözümün tek anahtarı ve adresiyiz. Omuzlarımızdaki tarihsel sorumluluk aynı zamanda bizim gücümüz, yaşam muştumuzdur. Hep birlikte inşa edeceğimize yeni yaşamın harcını 14 Mayıs’ta halklarımızla yine bir arada kalacağız. Yolumuzu aydınlatan güneşin aydınlığında kuracağımız yeryüzü sofrasında tüm renkleri ağırlamak adına Dîsa Em! “Buradayız,birlikte değiştireceğiz” diyoruz.

Editör: Kadir Gürhan